Meşrutiyet Dönemi

0

İslam fetihlerinin başlangıcından, Fransız Devrimi’ne (1798), Batı dünyasında İslam’ın fethi, siyasi, kültürel, ekonomik vs. yönler etkiliydi. Fransız Devrimi’nde, özgür düşünceye önem vermek, özgür düşünceye önem vermek, dinin itibarını yeniden kazanmak ve dine devlet meselelerinden almak anlamında dünya görüşünü kabul ettiğini belirtti.

Yakında diğer dünya devletleri de devreye girdi. Osmanlılar bu karavana yüzyılın içinden geçen bir süreçte katıldılar. Gerçekten, II. Anayasal monarşi (1908) ve daha sonra ‘Hürriyet, Müsavat, Adalet’ yazıları üzerindeki metal (“metalik kelimesinden bozma” kelimesi) (5-10-20 ve 40 sikke) O günlerin hatırası hala elimizde. Bu ilkelerin Fransız devriminden alındığı açıktı. Bu makalenin amacı Meşrutiyet döneminde tartışmaların hareketlerini incelemektir; İslamcılık, Türkizm ve Batılıcılık. Çünkü Osmanlıcılığın siyasal yapı ve entelektüel emek üzerindeki etkisi o kadar güçlü değildi ve bu zayıf etkinin hızlı bir şekilde diğer hareketlerle yer değiştirdiğini; Bu yazıda, bu eğilim kısaca değinilecektir. Sözü geçen entelektüel mirasçı, Türkiye’nin bugünkü siyasi yaşamını aslında göz ardı edilemeyecek bir etkiye sahip. Sosyal tarihten yansıyan ışık günümüz toplumunu yansıtmaktadır.
Anahtar Kavramlar: Meşrutiyet, Jön Türk, Fikir Akımları, İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık, Muhafazakar Demokrat

  1. yüzyıldan beri Batı Avrupa ülkeleri, merkezi otoritenin ulus oluşturma sürecine girmesini büyük ölçüde önledi. Osmanlı toplumu bu sürece yalnızca 1900’lerde girmiştir. II. Anayasa Monarşisi’nin ilanından sonra (24 Temmuz 1908), Genç Türk olarak da bilinen Osmanlı entelektüellerinin, dünya görüşüne paralel düşünceler oluşturduğu, belli yayın organlarında ve güncel iletişim araçlarında farklı düşünce ve düşünce grupları oluşturduğu görülmektedir. Böylece entelektüeller, altı asırlık imparatorluğun çöküşünü ve acımasızlığını yenecek alternatif fikirler ve ideolojiler üretmeye çalıştılar. Aynı zamanda, fikir alıştırmaları, geniş bir kitleyle birlikte sürüklenmeleri için gerekli ortamı sağladı. Ortak soru, ‘Bu durum nasıl kurtarılabilir’. Böylece bir dizi yeni fikir gelişmeye başladı. En çok seçilenler arasında; Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkizm ve daha sonra Batılılaşma. Bu akımlar sırasıyla incelenecektir.

a. Osmanlıcılık: Anayasal monarşinin ilanından hemen sonraki dönemde en zorlu ve pratik etkiler Osmanlı birliği fikridir. İmparatorluk içinde; Türk, Arap, Çerkes, Arnavut, Ermeni, Yahudi, Bulgar, Yunan, her zaman bir vatanın kardeşi olarak, toprakların kardeşi olarak yaşamalıdır. İki aşamada mümkündür. İlk adım, Kanun-ı Esasi tarafından desteklenen bir Mebusan Meclisi açmak. İkincisi, kademeli olarak hükümeti birleştirmek, başka bir deyişle, hükümeti iki muhalif güç olmaktan kurtarmaya çalışmak gerekir. Osmanlı birliği fikri anayasa idaresinin kurulmasında tahakkuk koşullarını arıyor.

İlk bakışta, devlet tarafından ve orijini III’te verilmeye çalışıldı. Selim (176181808) ve II. Mahmut (1784ere1839) Osmanlı Devleti’nin modern devletlere girmesi için yeni bir tür merkezi anlayış ortaya çıkaran Osmanlı kimliği, köklü değişimlere ve yeni gelişmelere yol açtı. Bununla birlikte, Müslüman olmayanlar bu projeyi bir tür asimilasyon tuzağı olarak görüyorlardı. Bu düşüncenin gayrimüslimler üzerindeki başarısızlığının temel nedeni, ortak bir dil ve kültür programı izlememesi değil, yalnızca coğrafi bütünleşmeye önem vermesidir. Avrupa, Müslüman olmayan unsurları özerklik ve özgürlük iddialarıyla isyan etmeye teşvik etmeye başladı. Bu duruma ve ayrıca Batı ile artan ilişkilere bir tepki olarak, Osmanlı aydınları arasında milliyetçi uyanış gerçekleşti.
b. İslamcılık: Terim olarak İslamcılık; dünyadaki tüm Müslümanları İslam birliği altında bir araya getirme fikri ve bu amaç için gösterilen her türlü çaba anlamına gelir. İslam Dünyasında İslamcılık için; Tecdid, reform, İttihad-ı İslam, ihya gibi kavramlar batıda, batıda Panislamizm kavramı ve yeni araştırmada, İslam’da modern İslam ()) ve reformist düşünce gibi kelimeler ve kompozisyonlar kullanılıyor. kullanılmış. Hareketin kurucusu Cemaleddin Afgan (1839, 1897). Mısır’da Afganistan tarafından başlatılan bu harekete Muhammed Abduh (1845-1905) ve Reşit Rıza (1935) devam etti. Hindistan’da İslamcılığın başlıca temsilcileri Seyyid Ahmad Khan (1817-1898) ve Seyyid Amir Ali (1849-1928) idi. Osmanlı aydınlarının dikkatini çeken bu eğilim özellikle ilginçti. Sultan II’ye karşılık gelen Abdülhamit II (1876iş1909). Meşrutiyet döneminde (1908li1918) birçok destekçi aldı. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki İslamcıların başında; Prens Sait Halim, M. Şemseddin (Günaltay), Musa Kazım ve Hacı Fehim. Bazı araştırmacılar İslami aydınları şöyle sıraladılar: Şeyhülislam Musa Kazım, Said Halim Paşa, İskilipli Mehmet Atıf, Babanzade A. Naim, Mehmet Akif, Hamdi Yazir, A. Hamdi Akseki, M. Şemseddin, Said Nursi, M. Ali Ayni, İsmail Fenni, İsmail Hakkı ve aydınlar, Ulama’ya benziyor. İslamcılığın temel görüşlerinden bazıları şunlardır: İslam, modern ihtiyaçları karşılayacak, insanın dünyaya bakış açısını modern gelişmeler karşısında tanımlayacak, değişiklikleri açıklayacak ve yaşamın her yönüne hükmedecek evrensel bir politik, sosyal teori içermektedir. Batı dünyasından gelen Müslümanlar, onları üstün bilim, teknik, medeni prosedürler gibi unsurları alarak kendi topluluklarını ilerletmek zorunda bırakıyor. İslamcılık ideolojisi dinin temelini oluştursa da, bu ideolojinin amacı dinsel değil tamamen çağdaş ve politiktir. İslam sadece bir din değil, aynı zamanda bir kültür, medeniyet, düzen ve yaşamdır. Osmanlı Müslümanlarının politik varlığını korumak için, mevcut ortak bağlar, yani ortak kültür, yaşam, görüş ve değerler ideolojilerin temelini oluşturmak zorundaydı. Dolayısıyla İslamcılık diktatörlüğü milliyetçilikten başka bir şey değildir. Osmanlı Müslümanlarının politik varlığını korumak için, mevcut ortak bağlar, yani ortak kültür, yaşam, görüş ve değerler ideolojilerin temelini oluşturmak zorundaydı. Dolayısıyla İslamcılık diktatörlüğü milliyetçilikten başka bir şey değildir. Osmanlı Müslümanlarının politik varlığını korumak için, mevcut ortak bağlar, yani ortak kültür, yaşam, görüş ve değerler ideolojilerin temelini oluşturmak zorundaydı. Dolayısıyla İslamcılık diktatörlüğü milliyetçilikten başka bir şey değildir.
II. Abdulhamid, Osmanlıcılık ilkesinin başarılı olmadığını gördüğünde, devletin İslamcılığa birliğini sağlamaya çalıştı. Buradaki anahtar kavram ‘Halifelik’. Aslında, Abdülhamit, tüm Müslümanları birleştirmek yerine, hem iç hem de dış politikada İslamcılığı iki kat olarak kullandı. İç politikada kullanımı, İslami İslâm Devleti’nin siyasi kavramını çevreleyen insanları birleştirmeye çalışarak, Müslüman unsurların kimlik duygularına dayanan politik meşruiyetini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Devletin devletine bu tür bir bağlılığa milliyetçilik öncesi denilebilir. Dışında, İngiltere’nin Hindistan’ı, Fransa’nın Cezayir’i, Rusya’nın Kuzey Kafkasya ve Orta Asya’daki sömürgeci genişleme politikasını ele alarak İslamcılığın merkezini alarak iç Avrupa dengelerine uyum sağlayan gerçek bir diplomasi uygulamaya çalıştı. Japonya’ya uzanan bölgede Doğu’ya açılma ve sömürge hareketlerinde yer almayan Almanya’yla gerçek bir diplomatik denge oluşturma zeminini oluşturmak için İngiltere’yle rekabeti uluslararası bir alana taşıdı. Batılıların, Cezayir’deki Abdül Hamil ajanları, Mısır, Müslüman ülkeler gibi Hindistan, insanları kışkırttı. 1897’nin Yunan Savaşı’nda Osmanlı’nın zaferi, Hristiyan dünyasına karşı keder halinde olan birçok İslam ülkesi tarafından kutlandı.

İslamcılığın kurucusu sayılan Jamal el-Din El-Afgan (1839 ayrı1897), her Müslüman milletin uyanmasını ve İslam birliğinin gerçekleşmesi için ulusal bilinci uyandırmak için bir ön koşuldur. Osmanlı Devletinde Mehmet Akif (Ersoy / 1873oy1936) ona destek verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924’te en büyük darbesi olan İslamcılık, Halifeliğin kaldırılması için vuruldu. Hintli Müslümanlar olaya tepki gösterdi. Örtüşen girişimler; Kahire-Mekke 1926, Kudüs 1931, Madras 1936, Cenevre 1945 sonuç vermedi. 1960’lı yıllarda İslam dünyasında tartışma alanında olan İslamcılık, farklı yönelimler kazanarak varlığını sürdürüyor.

c. Türkizm: Turancılık da denilen bu hareket, Osmanlıcılık ve İslamcılığa alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Yeryüzünde yaşayan tüm Türkleri tek bir yurtta tek bir bayrak altında toplamayı amaçlayan bu düşünce ve siyasal iktidar, Osmanlıcılık ve İslamcılığın aksine ithal bir harekettir.

İlk Türk teorisyenleri arasında, Türk etnik kökeninden yerli bir entelektüel köken yoktur. Türk etnik kökenli olmayan Osmanlı Türkleri ve Rusya’dan Osmanlı Devleti’ne göç etmiş olan emperyalistler. İlk Türk olarak kabul edilen Mahmut Celalettin Paşa (Kont Konstanty Polkozic Borzecki), Leh asildir. Ahmet Vefik Paşa, bir Yahudi asinin torunudur. Şemseddin Sami (Fraşeri) Arnavut, Ömer Seyfettin Çerkes, Ziya Gökalp Kürt. Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet Emin Resulzade Bu Türkizm geleneği çok değişmeden günümüze gelmiştir. Ahmet Vefik Paşa’nın ilk Müslüman Divan-ı Hümayun çevirmen Bulgarzade Yahya Efendi’nin torunu olduğu ve Rumca’nın da Rumca olduğu kadar Türkçe bildiği de iddia ediliyor.
Genç Türkler döneminde milliyetçi akımlar birkaç aşamaya ayrılabilir. Muhalefetin 1889 şart1908 yıllarında Türk milliyetçiliği açıkça ortaya çıkmadı. Çünkü azınlıklar genç Türklere, Sultan’a karşı kazandıkları zaferin bir sonucu olarak bağımsızlıklarını kazanma umuduyla destek verdi. Türk milliyetçiliğini azınlıkları açıkça savunurken görmediler. 1908-1913 yılları arasında Genç Türklerin milliyetçiliği anlayışı daha belirgin bir biçimde ele alındı ​​ve Türklerin ulusal özelliklerine göre egemen olduğu merkezi bir Osmanlı devleti kurma siyasetinde ifade edildi. Bu politika, nüfusun çoğunun Hristiyan olduğu Balkanlar’da ve Müslüman azınlıkların yaşadığı Arnavutluk ve Yakın Doğu’da uygulanmaktadır. Araplar hala bu acı günleri yaşıyorlar, bunu Tetrik (Zorla Türkifikasyon Politikası) olarak hatırlıyorlar. Bu politikalar Arnavutluk ve Suriye’de isyanlara neden oldu. Balkan Savaşı’nın (1913) patlak vermesine neden oldu. Sonuç olarak, İmparatorluk Balkanlar’daki topraklarını hem savaş hem de şiddet ile kaybetti. Bu yenilgi milliyetçilerin coşkusunu kırmadı. Aksine, İmparatorluktaki Müslüman azınlıkları Türkleştirmeye ve sınırları dışındaki tüm Türkleri Turanist ideal doğrultusunda tek bir ülkeye birleştirmeye yönelik çabalarını hızlandırdılar. Bu, Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşı’na girmesinin en önemli nedenidir: Balkanları, Kafkasları ve Orta Asya’yı sınırları içerisine dahil etmek. Ulusal bir kültür haline gelmeden önce sonuçsuz kalmaya mahkum edilmiş bir hareketti. İktidar topluluklarını güç kullanarak yoksun bırakmaya çalışmak, kültürün anlamını takdir etmek için çok fazla bir hareketti. Zamanla, Genç Türklerin Turanlığı ve laik görüşlerinin güçlendirilmesi, Arapların İngiltere’yi Birinci Dünya Savaşı’nda destekleme kararlarında önemli bir rol oynadı. Sonuç olarak, Araplar ve Türkler, en azından, tek bir İslam dünyasının bölünemeyen kısımlarının bir parçası olarak ve Cihad’ı ilan ederek Sultan’ın halifeli olarak ilan ettiklerini, savaşa rağmen Osmanlı tarafında savaşacaklarını, birbirlerini çağırdı. Arapların bu davranışı, Türkiye’de Pan-İslamcılığın itibarını daha da azaltarak milliyetçinin durumunu bütünüyle güçlendirdi. Osmanlıcılık fikri Balkan Savaşı’ndaki (1913) anlamını yitirmişti. Bu dönemde, Ziya Gökalp (1875 milliyet1924) milliyetçi milliyetçi olarak göründü. Çok hayranı var. Gökalp, Türk devlet teşkilatının belli bir kültürünü ve milletini kazandırmak ve aynı zamanda Türkiye’de bir düzenleme yapmak için Türkiye’de reform yapılması gerekiyordu. Ulusal dil İstanbul’da Türkçe olmaktı. Ulusal devletin kurulması, kanunun değiştirilmesini gerekli kılmıştır. Gökalp, laikliği, dinin devletten ayrılmasını ve devletin Doğu’dan ayrılmasını savundu. Kanun ve infazın sadece devlet tarafından ve Şer’iyye Yurdu (Diyanet ve Vakıflar Bakanlığı) tarafından kaldırılması gerektiğini söyledi. Eğitimde medrese-okul sistemi yerine, tek bir sistemin uygulanmasından yanaydı. Ziya Gökalp, İslam dininin Türk tarihinde ve günlük yaşamda tuttuğu önemli yeri gördü ve dini kişisel yaşamın önemli bir parçası olarak gördü. Ancak reformizmi dine dayanıyor. 1918’de yazılmış şiirinin ilk dizileri şöyledir:
Bir ülke ki camiinde Türkçe Ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın…
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur.
Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın…
Ey Türkoğlu, iste senin orasıdır vatanın!
Gökalp’ın ölümünden sonra bile fikirlerinin çoğunu geçen Mustafa Kemal Atatürk: “Babam Ali Rıza fikirlerimin babası.

Devlet ve devlet olarak kalacak kadar yeterli görmeyen entelektüeller, bir tür ırksal milliyetçiliğin gerekliliğini vurgulamaya başladı. Başka bir deyişle, siyasal kimlik oluşturmada Türklüğe ilk ciddi vurgu yapan siyasal Türkizm; Yusuf Akçura, Ahmet Agayef, Mehmet Fuat Kö prÜlüzade, Hüseyinzade Ali, Şemsettin (Günaltay) bu aydınlar tarafından yapılmıştır. Bu aydınlar bir araya geldi; Türk Birliği Derneği, Türk Derneği Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Ocağı Derneği kuruldu. Türkçülüğe siyasal bir karakter veren ve kendisini siyasal ve sosyal bir özgürlük programı olarak sunan Yusuf Akçura. (1879al1935) içinde

Üç Trend (1907) adlı makalesinde; Türkçülüğün kurtarıcı olacağını söyleyerek Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkizm hareketlerini eleştirdi.

D. Batılılaşma: II. Anayasa sonrası dönemde gelişen akımlardan biri Batılıcılıktır. Önde gelen temsilciler olarak; Abdullah Cevdet, Celal Nuri, Süleyman Nazif, Kılıçzade Hakkı ve Ahmet Muhtar. Görüşlerini Kahire’de yayınlanan Mehtap ve İctihad dergileri ile paylaştı. İbrahim’in sahibi Abdullah Cevdet, dergiyi İstanbul’da yayınlamaya başladığında, Kılıçzade Hakkı ve Celal Nuri (İleri) dergisinin yazarlarına katıldı. Batılılara göre, Osmanlı Devleti’nin gelişmesinin tek yolu batılılaşmak. Bu yapılmasaydı, Avrupa Devletleri imparatorluğu devralacaktı. Celal Nuri, tekniği yaratan tekniğin Avrupa’dan alınamayacağını belirtti. Ancak, Batı’nın taklit edilmemesi gerektiğini açıkça vurguladı. Bazı Batılı kurumları eleştirdi. Batırıcılar arasındaki kırılma noktası, Celal Nuri, Balkan Savaşı için bir yazı yazdı. Bu makalede Nuri, Batılılaşmanın Batı’ya rağmen yapılması gerektiğini söyledi. Abdullah Cevdet, Batı’nın bir üstünlük olduğunu, gülü ve dikenleriyle alınması zorunlu olduğunu söyledi. Celal Nuri gibi düşünenlere kısmi batan denildi. Abdullah Cevdet gibi düşünenlere tam Batılılar Abdullah denir.
Batılıların önerdiği temel reform çözümü, halkı eğitim yoluyla aydınlatmaktı. Cehaleti devlete gelen tüm felaketlerin kaynağı olarak gördüler. Eğitim, doğal ölümcül ifadeler yerine neden sonuç çıkarlarının kurulmasını ve bu çıkarların kabul edilmesini sağlayacaktır. Aileyle ilgili olarak, eşlik eden bir uygulamayı sürdürmek, kadınlar özgür yaşamak, şeriat mahkemeleri yerine Batı Medeni Kanunu’nun uygulanacağı laik mahkemeler kurmak, Latin harflerini kabul etmek ve kaderci bir anlayışla besledikleri gerekçesiyle tekelleri kapatmak istediler. . İktisat alanında; sanayileşme sağlayarak ve karayolu ve ulaşım araçları geliştirerek ulusal bir ekonomi kurmak istediler. İslam’a ve evrensel değerlerine bir inanç kaynağı olarak inanıyorlardı. Osmanlılık, hem milletlerden oluşan bir devletin birliği için hem de imparatorluğun temeli ve iktidar kaynağı olarak İslam’a mantıklı bir tamamlayıcı olarak gördüler. Türkçülüğe karşıydılar.

Batılıcılık temsilcileri, daha sonraki dönemlerde çeşitli siyasi ve bürokratik konumlara yükseldi. Abdullah Cevdet Örneğin, 1918-1922 arasında, Sağlık ve Sosyal-i Muavenat Genel Müdürlüğü’nü yaparken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Celal Nouri Kılıçza Hakları da mebusluk yaptı. Celal Nuri 1924 Anayasası’nda muhabir olarak görev yaptı. Aynı zamanda bir Cumhuriyetçiydi. Bir zamanlar, Abdullah, toplumun birliğini sağlıkla ilgili yönetti Cevdet, Türkiye’nin Batı ile ilişkileriyle ilgili garip bir tez olan Cumhuriyet’in ilanından iki yıl sonra önerdi. Toplumumuzda, bir damızlık ıslah erkek ile hatırlattığımız tezin özeti şuydu: İtalyanları ve Alman Türkiye’den oluşan insanları getirmek, Türklerle evlenmelerini sağlamak, “kanımızın kanını eklemek” olumlu sağlık politikasına sahip olabilir. Batılılar her zaman çelişki içinde olduklarından, Cumhuriyet rejiminin başından yaşamlarının sonuna kadar çeşitli tezlerde bulundular, ancak Cumhuriyet rejimi ve Batılı programlarında tartışılan ve konuşulan devrimler arasında pek çok benzerlik ve paralellik var. Yine Abdullah Cevdet, İslam’ın katılaşması hakkında yazılar yazdı ve Bahai’yi övdü, yazıları arttığında İslam’ın adaletsizliği için dava açıldı .. Cevdet, bu davadan beraat etti Cumhuriyetçi rejiminde, tartışılan ve arasındaki benzerlikler ve paralellikler konuşulan devrimler ve Batılıların programları görülür .. Yine Abdullah Cevdet, İslam’ın katılaşması hakkında yazılar yazdı ve Bahai’yi övdü. ed, o islamın adaletsizliği için dava edildi. Cevdet bu davadan beraat etti. Cumhuriyet rejiminde, tartışılan ve konuşulan devrimler ile Batılıların programları arasındaki benzerlikler ve paralellikler görülür. Yine Abdullah Cevdet, İslam’ın katılaşması hakkında yazılar yazdı ve Bahai’yi övdü. Yazıları arttığında, İslam’ın adaletsizliği için dava edildi. Cevdet bu davadan beraat etti.
Batılıcılığın bir alanı olarak, İslamcı-Batılılardan söz edilmeli. İslamcı hareketler ilerlemek için Avrupa’nın bilim ve tekniğine ihtiyaç duyuyordu. Avrupa, Doğu, İslam ve ahlak ve görgü kurallarına uymaya çalışanların olmasını sağlama ihtiyacının olduğunu düşünmeye ihtiyaç duyuyorlar. Bu tez ile İslamcı-Garpizm’e ulaşıldı. Bu şekilde, ılımlı bir İslamcılık, İslamcı-Garpizm ve ana gücün bir dalı var. Bu kola ait olanlar, mevcut İslamcı hareketin taşıyıcıları ve muhafazakârları dışında rasyonalistlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü temelinde; Batıl inançların, batıl inançların ve dervişlerin aynı olduğunu iddia ettiler. Bu noktada, M. Şemseddin ile. Abdullah Cevdet ve Kılıçzâde Hakkı’nın da benzer görüşleri var. Nitekim, M. Şemseddin bu konuda titizlikle duruyor, bu konuda Hakafata adlı bir eser yazdı. Büyük Vizier Prens Said Halim Paşa da İslamcı-Batı grubuna dahil edildi.

Bu akımların bazı ortak noktalarını şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Hepsi tarihi olayların getirdiği günlük ihtiyaçlardan geldi. Yıkılan Osmanlı İmparatorluğunu kurtarma korkusu, eski ihtişamımızı ve gücümüzü milletimize geri verme korkusu hepsinde baskındır.
2- Hepsi Batı’nın üstünlüğünü kabul ettiler. Bu şekilde ya da bu şekilde, Avrupa ülkeleriyle rekabet edecek bir ulus yaratmaya can atıyorlar.

  1. Çoğu, politik ve sosyal alanda eyleme geçmeye hazır fikirlerdir. Ancak, çalışmaları günlük politikaya dökmüyorlar, parti savaşları. Hükümetle çatışmazlar. Onlar daha çok geleceği hazırlayan bir fikirdir.
    4- Hepsinde görülen temel düşünce, yaşamımızda devam eden Doğu-Batı dualizmini ortadan kaldırmaktır. Türk toplumuna ulusal kişilik kazandırmak için bir sistem hazırlamaya çalışıyorlar.
    5- Bu akımlar materyalist ve ekonomistten ziyade milliyetçi ve ahlakidir. Ekonomik durum tarafından küçümsendi. Sadece romantik bir devlette, teslimiyetlerden ve Avrupa’nın ekonomik, finansal baskısından kurtulma arzusu var.
    6- Bunların hepsi çıkışlarında tavizsiz ve aşırıdır. Fakat zaman içinde yumuşadılar ve gerçek yaşamı kabul ettiler.
    Bu hareketler arasında, bazı entelektüeller tarafından bir sentez fikri ortaya atıldı. Türkizm hareketinin liderlerinden biri olan Ziya Gökalp tezi, Türkleşme, İslamlaşma, Düşünce Türk Yapma (Türk milleti, İslam ummam, Garp medeniyeti!) Tezi bu sentezin bir ifadesidir. 1916’da M. Şemseddin kurtuluş yolunu dile getirdi: 1916’da, yok edilmeye doğru sürüklendiğimizde, farklı ve farklı amaçlara yönelik Türkizm’in bugün için zararlı, yarın için yararsız olduğunu görüyoruz. Ancak Anadolu’dan önce kurtarılırsa, Türkiye kurtulur. Türkiyenin Turan’ı diriltmek. Turan’la birlikte, İslam dünyasında halifelikten yayılan ışık sayesinde bir tür devrim yapılabilir. Takvimler 1923 yılını gösterdiğinde Günaltay, ünlü Ziya Gökalp üçlemesine benzeyen bir sentezle geldi: İslamlaşma, kabul, Türkleşme. Cumhuriyet’in kuruluşunda yayınlanan kitabında Günaltay, akım dedi. Üç hareketin hepsi ruhsal, hayati ve özgün ihtiyaçlardan doğar. Ancak, bu üç fikir birbirlerini tamamlayıcı değil, tamamlayıcı ve pekiştiricidir. Maddi ve manevi yaşamın gelişmesi için Cumhuriyetin ilkelerinin bu üç fikri temel alması gerekir. Biri diğerinin fazlalığına feda edilir; uygun evrim, ruhsal yüceltme, doğru gelişme gerçekleşemez. Dini taassup, ulusal taassup ve yenilikçi taassup kadar zararlıdır. Bizim için kurtuluş yolu, Türk-İslam kültürü çerçevesinde bir medeniyet yolu. dedi. Görüldüğü üzere, Türk aydınları, konjonktürel koşulların değişmesiyle birlikte, düşünce akımları arasında yatay veya dikey olarak çeşitli geçişler yapabilmişlerdir. gerçek ihtiyaçlardan doğar. Ancak, bu üç fikir birbirlerini tamamlayıcı değil, tamamlayıcı ve pekiştiricidir. Maddi ve manevi yaşamın gelişmesi için Cumhuriyetin ilkelerinin bu üç fikri temel alması gerekir. Biri diğerinin fazlalığına feda edilir; uygun evrim, ruhsal yüceltme, doğru gelişme gerçekleşemez. Dini taassup, ulusal taassup ve yenilikçi taassup kadar zararlıdır. Bizim için kurtuluş yolu, Türk-İslam kültürü çerçevesinde bir medeniyet yolu. dedi. Görüldüğü üzere, Türk aydınları, konjonktürel koşulların değişmesiyle birlikte, düşünce akımları arasında yatay veya dikey olarak çeşitli geçişler yapabilmişlerdir. gerçek ihtiyaçlardan doğar. Ancak, bu üç fikir birbirlerini tamamlayıcı değil, tamamlayıcı ve pekiştiricidir. Maddi ve manevi yaşamın gelişmesi için Cumhuriyetin ilkelerinin bu üç fikri temel alması gerekir. Biri diğerinin fazlalığına feda edilir; uygun evrim, ruhsal yüceltme, doğru gelişme gerçekleşemez. Dini taassup, ulusal taassup ve yenilikçi taassup kadar zararlıdır. Bizim için kurtuluş yolu, Türk-İslam kültürü çerçevesinde bir medeniyet yolu. dedi. Görüldüğü üzere, Türk aydınları, konjonktürel koşulların değişmesiyle birlikte, düşünce akımları arasında yatay veya dikey olarak çeşitli geçişler yapabilmişlerdir. Cumhuriyetin ilkeleri bu üç düşünceye dayanmalıdır. Biri diğerinin fazlalığına feda edilir; uygun evrim, ruhsal yüceltme, doğru gelişme gerçekleşemez. Dini taassup, ulusal taassup ve yenilikçi taassup kadar zararlıdır. Bizim için kurtuluş yolu, Türk-İslam kültürü çerçevesinde bir medeniyet yolu. dedi. Görüldüğü üzere, Türk aydınları, konjonktürel koşulların değişmesiyle birlikte, düşünce akımları arasında yatay veya dikey olarak çeşitli geçişler yapabilmişlerdir. Cumhuriyetin ilkeleri bu üç düşünceye dayanmalıdır. Biri diğerinin fazlalığına feda edilir; uygun evrim, ruhsal yüceltme, doğru gelişme gerçekleşemez. Dini taassup, ulusal taassup ve yenilikçi taassup kadar zararlıdır. Bizim için kurtuluş yolu, Türk-İslam kültürü çerçevesinde bir medeniyet yolu. dedi. Görüldüğü üzere, Türk aydınları, konjonktürel koşulların değişmesiyle birlikte, düşünce akımları arasında yatay veya dikey olarak çeşitli geçişler yapabilmişlerdir.
    SONUÇ

günümüzün siyasal alanı, Türk siyasal yaşamında, bir tür İslamcılık, milliyetçi, liberal ve hatta batı fanatiği olarak adlandırılabilecek muhafazakar demokratik oluşumlar var. Aslında, muhafazakar demokratik oluşumların kökeni İslamcı-Batı grubuna dayanıyor. Devlet yanılsaması fikri, yeni araştırmalar, yeni sentezler ve bazen de fikirler sonucunda Türk aydınlarının kafasında bir çözüm arayışı başlattı. Bütün bu akışların yeni kurulan devlet üzerinde çok az etkisi olmasına rağmen, Türkizm ve Batılılaşma şu anki akış yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temel fikrini oluşturmuştur.

Share.

About Author

Yorum Bırak